“Biyolojik çeşitlilik” terimi ilk kez 1968 yılında vahşi yaşam bilimcisi ve doğa koruyucusu Raymond F. Dasmann tarafından A Different Kind of Country advocating conservationisimli kitabında kullanılmıştır. Ancak terimin yaygınlaşması, bilimde ve çevre politikalarında kullanılır hale gelmesi 80’li yıllarda olmuştur. Thomas Lovejoy, terimi Conservation Biologykitabının önsözünde kullanarak bilim dünyasına tanıtan kişidir.

O tarihten bu yana terim biyologlar, çevreciler, politik liderler ve duyarlı vatandaşlar tarafından kullanılmaktadır. 1992 yılındaki Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda (Dünya Zirvesi) Biyolojik çeşitlilik, “Kara, ‘inter alia’, deniz ve diğer su ekosistemlerinin yanı sıra ekolojik kompleks yapıların dahil olduğu, tüm kaynaklara ait canlı organizmalar arasındaki değişkenliktir. Aynı zamanda tür içi, türler ve ekosistemler arası farklılıkları da içerir.” Şeklinde bir tanımlama yapılmıştır. Bu tanım, küresel boyuttaki biyoçeşitliliğe ilişkin politikaların belirlendiği Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Antlaşması’nda kullanılmıştır.

Bu antlaşmanın temel hedefleri, “Biyolojik çeşitliliğin korunması, öğelerinin sürdürülebilir kullanılması, genetik kaynaklardan sağlanan faydanın adil ve eşit şekilde dağıtılması, genetik kaynaklara uygun erişim, ilişkin teknolojilerin uygun aktarımı, bu kaynaklar ve teknolojiler üzerindeki hakların gözetilmesi ve uygun finansman sağlanması” olarak belirlenmiştir.

Tarımsal biyoçeşitlilik, karadaki biyoçeşitliliğin bir parçasıdır ve iki kategoriye ayrılır:

  • İntraspesifik – Tek bir tür içindeki genetik çeşitlilik.
  • İnterspesifik – Patates, havuç, biber, marul vs. gibi kültüre alınmış farklı türlerin çeşitleri ve çeşit sayıları.

İnterspesifik bitki çeşitliliği, gıda biyoçeşitliliğimizi belirlerken; tek bir tür içindeki intraspesifik çeşitlilik sayesinde ise beslenme seçimlerimiz zenginleşir ve yerel iklim koşullarına uyum sağlayabiliriz. Eğer bir bitkinin monokültür (tek tip tarım) ekimi başarısız olursa, bu durumda yeni bir bitki ekebilmek için tarımsal çeşitliliğe bağımlıyızdır. Eğer bir haşere buğday bitkisine zarar verirse, gelecek yıl daha dayanıklı bir buğday cinsi ekilebilir. Biyoçeşitlilik aynı zamanda tarımsal afetlere karşı mücadele olanağı sunar:

  • 1970`lerde Hindistan’dan Endonezya’ya kadar geniş bir alanda ekimi yapılan pirinç bitkisine RGSV virüsünün bulaşması sonucu, 6273 pirinç çeşidinin bu virüse karşı dirençli olup olmadıkları araştırıldı. Araştırma sonucunda sadece, 1966 yılında tanımlanan ve Hindistan’da yetiştirilen bir çeşidin virüse dirençli olduğu belirlendi. Bu çeşit yetiştirilen diğer çeşitlerle melezlendi ve günümüzde yaygın olarak kullanılmaktadır.
  • 1970`te Brezilya, Orta Amerika ve Sri Lanka`da kahve ağaçlarına hastalık bulaşması sonucu yapılan araştırmalar, Etiyopya’da dirençli bir çeşidin bulunmasıyla sonuçlanmıştır.

Monokültür uygulamaları birçok tarımsal afetin yaşanmasına rol oynamıştır. Bu afetlere örnek olarak, 19 yy. Sonlarında Avrupa şarap endüstrisinin çökmesi ve 1970’te Güney ABD’de yaşanan mısır yaprağı küfü (SCLB) salgını gösterilebilir. Ayrıca, 1846 yılında İrlanda`da bir milyon kişinin açlıktan ölmesine, iki milyondan fazla kişinin göç etmesine yol açan patates kıtlığı, tarımı yapılan iki patates türüne 1845 yılında Phytophthora infestance hastalığı bulaşması ve bu iki türün de buna karşı savunmasız olması nedeniyle yaşanmıştır.

İnsan gıdasının yaklaşık %80’i sadece 20 bitki çeşidinden gelse de, insanlar en az 40.000 türü kullanmaktadır. Birçok insan gıda, barınma ve giyinme bakımından bu türlere bağımlıdır. Dünyanın biyoçeşitliliğinin sürmesi, gıda çeşitliliğinin ve insan kullanımına uygun ürünlerin artması için kaynaklar sağlamaktadır; ancak mevcut biyoçeşitliliğin yok olma hızı bu potansiyeli azaltmaktadır.

TBu nedenle, Rio Dünya Zirvesi’nden yirmi yıl sonra, Birleşmiş Milletler 2011-2020 yılları arasını BM Biyoçeşitlilik Dönemi olarak belirlemiştir.